Sunday, November 29, 2015

En Güzel Cevap

Bin kez de düşsem, 
Her defasında bileceğim yeniden kalkmayı.
Bir de bu kayıtsız bilinmezliğine dünyanın,
En hakiki gülümsemeyle cevap vermeyi.


Monday, September 14, 2015

Durun! Siz Kardeşsiniz!

Kaynak: https://www.pinterest.com/HouseFullOBirds/inspiration-board-birth/ 
Bu gün gittiğim bir kadın doğum hastanesinde sıramın gelmesini beklerken, doktorum, yüzünde kocaman bir gülümsemeyle odasından çıktı ve kolonun arkasında kaldığı için kendisini göremediğim kadına müjdeyi verdi: "Haberler harika. Pozitif çıktı, gebesin!"
Bir gülümseme nefesi geldi burnundan önce kadının. Sonra da hıçkırıklarını duydum peşi sıra. Dakikalarca geçmeyen hıçkırıklar, göz yaşları... Kocası olduğunu tahmin ettiğim genç adam, koridordan bekleme odasına girerken, doktor kendisine güzel haberi verdi ve mutluluktan gözleri pırıl pırıl bir halde karısının yanına gitti. Kolon yine engel oldu olan biteni görmeme; ama kadın daha yüksek sesle ağlıyordu artık. Gözlerim inceden nemlenirken, "Ne acayip bir şey ya!" diye geçirdim içimden. "Henüz rahimde olduğu öğrenilen bir canlı için duygular nasıl da çoğalıp çağlayıveriyor."

Sonra birden çocukları öldürülen ebeveynler geldi aklıma. Siyasi hesapla(ş)malar, toplumsal öğretiler (!) ya da bireysel düzeydeki sapıklıklar neticesinde yitip gitmiş binlerce evladın ana babası... Asker, direnişçi, komünist, ülkücü, göçmen, trans, o, bu, şu, o... Neredeyse hepsi, rahme düştüğünde yukarıda bahsettiğim sevince benzer bir duyguyu yaşatmamış mıydı? Öyleyse neden, dünyaya fırlatılma (!) şeklimiz tıpatıp AYNI iken, öldürecek kadar nefret ediyorduk KENDİMİZDEN?

"Karanlık, karanlığı yok edemez. Bunu ancak ışık yapabilir. Nefret, nefreti yok edemez. Bunu ancak sevgi yapabilir." Martin Luther King Jr.

Nefret çığırtkanlığı yapmak yerine, sevgi ve ışığın hem bireysel hem de kolektif düzeyde artması için iflah olmaz şekilde dua ediyorum ve etmeye de devam edeceğim!

Wednesday, May 27, 2015

Ateş Böceği de Bir Yıldızdır.

Bu sefer ben bir şey demeyeyim istedim.
Tagore desin.

Özetle demiş ki:

Bırak kılıcı, kalkanı.
Korkulardan ördüğün bu kalın duvarları
Dikenleri, sert kabukları...

Olduğun gibi görün ki; yıldız olduğunu hatırla.
Ve yıldızsan şayet, parlamaktan geri kalma.
Seni bir ateş böceği sansalar da ;)

Buyrunuz. Şiirin Orjinali:

Düşünüyorum da,
Sanırım en büyük korkumuz olduğumuz gibi görünmek.
Yumuşacık kalbimizin fark edilmesi,
Cesaretsizliğimizin anlaşılması,
Korkularımızın paylaşılması
Sanki zarar göreceğimizin en büyük işareti.
Kabuklarımızın altında
Kendimizi saklamakta ne kadar da ustayız.
Ve ne kadar güçlü korunuyoruzkalkanlarımızın ardında.
Hissedilmeden, el değmedensevgimizi göstermeden.
İstiridyelerdeniz minarelerimidyeler.
Kirpiler ve kaplumbağalar gibi.
Sahi koruyor mu bu çatlamamış sert kabuk?
Kimse incitemiyor mu, duygularımızıinançlarımızıbenliğimizi?
Yoksa zarar mı veriyor bu ürkeklikbu kabuk bize.?
Hissettiklerimizi gölgeliyoryansıtmıyor gerçek kimliğimizi,
Duyularımızı bastırıyorelele tutuşmamızı engelliyor mu?
Eğer bir yıldız gibi ışıl ışılsam ve bir yıldız kadar parlak.
Ne çıkar ateş böceği sansalar beni.?

Belki en hoyrat yürek bile, ateş böceğinin o uçucumasumsevimli çocuksuluğuna 
el kaldırmaya kıyamaz?
Güçlü kapıların arkasına kilitlesem kendimikorkaklığımısevgi isteğimi
En insani yönlerimi kayıtsızca sunabilsembu sert kabuğun ağırlığından kurtulup
bir kuş gibi uçacağım özgürce.
Anlaşılacağım ve bir ayna gibi yansıyacağım karşımdakine.
da çözülecek belki samimi ve güvenliksizsilahsız biriyle göz göze gelince.
Oysa bir görebilsek bunukalmadı böyle insanlar demesek.
Güven duygusuna bu kadar muhtaç olmasak.
Kırılmaktan korkmasak
İncinsek yaralansak.
Ne olur bir darbe daha alsak.
Yeniden açsak kendimiziatabilsek o kabuğu
Denesek
Risk alsak
Yanılsak
Farketmez

Tekrar tekrar bıkmadan denesek ve kucaklaşsak yenidentıpkı eskisi gibi.
Ne olduğunu anlayamadığımız o onbeş yıldan öncesi gibi.
zaman farkedeceğiz.
Ne kadar özlediğimizi birbirimizi.
Neler biriktirdiğimizi,
Kaybolan değerlerimizi ne kadar özlediğimizi
Beraber geldik beraber gidiyoruz oysa.
Vakit azpaylaşmaksarılmak için.
Yaşadığımız coğrafya zorşartları ağır.
Yüreği daha fazla küstürmemek lazım.
Sırtımızda ağır küfeler, her gün katlanan.
Ve koşullar bir türlü düzelmeyen.
Sevgiye çok ihtiyacımız var.
Ufukta kar bir kış görünüyor.
Ancak birbirimize sokulursak atlatırız o günleri.
Kırın o sert ağır kabuklarınızı.
Kurtulun bu yükten.
Korumuyor o kabuklaraksine zarar veriyor bize.
Yalnızlığa mahkum ediyor bizleri.
Hem hepimiz bir yıldızız.
Ne çıkar ateş böceği sansalar bizi.




Sunday, March 22, 2015

Iskalamak kazanmaktır.

Bazı atışların skoru ıskalanmasında yatar.

Hatta bazen büyük ödül için, büyük ıskalamak gerekir. Çünkü hayat oyununda kurallar da, şartlar da değişkendir. 

Elinden gelenin en iyisi yapıp atış yapılır ve beklenir. Iskaladım sanırken kazanırsın ya da "Ahan da goool!" derken kaybedersin, kim bilir...

Bir de ayrıca hep 12'den mi vurmak gerekir ya? Kazanmanın kıstası bu mudur yani? Başarma hırsları, birincilik yarışları, kıyaslar, ön kabuller... Amaaaann ıskala gitsin ya! Sen ıskalayınca da güzelsin ;)

Sunday, March 8, 2015

Kadınlar Günü: Vereceksen Huzur Ver

Bana gün de verme, gül de.
Adam ol, yeter.

Gerçeklik: Bırak, Tanımsız Kalsın!

Bence zamanımız var. Her şeye değil evet, ama gerekene. Kesin. Zaten sen her şeyi olması gereken zamanda, geç kalmadan yapıyorsun. Zaman ve mekan, ne büyük illüzyonar diye düşündüm şimdi bak. Fiziksel dünyada deneyim yaşayan ruhsal varlıklar olarak biz insanoğlu :) Algısı sonsuzluğu kavrayamayan bizler yani. Bizim de işimiz zor. Ama değil de bir yandan. (Yaşasın dualite!)


Ya bir de şunu düşünüyorum: Hakikat/gerçek o kadar "ifade edilemeyen" bir şey ki... Bakma aslında, bu anlamlandırma kaygılarımız yüzünden her şeyi "tanımlama" hevesimiz. Ve o heves, hakikatin bir kum tanesinden daha küçük bir parçasını koparmak gibi. Tanımlara dökmek, o küçük parçacıkları Öz'den koparıp katıştırmak gibi geliyor bazen. Ve o bit kadar küçük şeyi gerçekliğin kendisi sanıyorsun. Hey hat! :)

O yüzden zaten düşünsene, bazen kelimesiz konuştuğunda ANLAM daha çok büyür; çünkü hissedilir. O hissi yine anlatmaya çalışsan büyüsü bozulur. Hani çok güzel bir rüya görürsün de, sabah kalkıp anlattığında kimse etkilenmez ya senin rüyandan. Onun gibi bir şey...

Tuesday, March 3, 2015

Ressama Dönüşen Kraliçe



Kraliçe olmak gibi bir derdim yok artık.
Ne gerek var?
Bir zamanlar varmış, doğru.
Ama şimdi, biçilmiş kaftanların sözüm ona şatafatlı kumaşlarını
Kesiyorum büyük bir keyifle.
Elimde kurşuni cesaret makası,
Parıldıyor bir özgürlük neferi gibi. 
Kırpık kumaş parçalarından yaptığım bu yeni elbise
Daha hafif, daha "ben; cuk oturuyor üzerime.
Coşkuyla eşlik eden kahkahalarımsa, bu dönüşüm senfonisinin en parlak notaları.
Maestrosu benim bu orkestranın.
Ahengi bozan, akoru bozuk kuşku enstrümanlarına yer yok artık.
Kadro değişti.
Varsa yoksa AŞKla duygulara refakat eden,
Umut, coşku ve mutluluk sazları tınlıyor en güzelinden. 

Ne büyük özgürlükmüş; 
Bunca zaman efendilik eden zihnin tacını almak elinden.
Yapay gürültülü düşünceleri
Değiştirmek gerçeğin sessizliğiyle.
Barışmak kendinle ve herkesle.
Sevmek kendini ve herkesi.
Teşekkür etmek tüm olan bitene.

Ohh ne hafifmiş insan aslında;
Her şeyi OLduğu gibi kabullenip devam edince.
Küsmeden kalıpları bertaraf edip, 
Yıkılmadan daha hızlı koşabildiğini görünce.

Ne güzelmiş be hayat; 
Her şeyde BİR'in sessiz tezahürünü HİSsedince.
ANLAMaya çalışarak zaman kaybetmeyince.
Geçip gitme eylemine GÜLmeyi ekleyince.
GÜLüp geçince yani.
Gözden değil, KALPten geçirince.

Demem o ki cancağızım,
Yaşam tuvalini istediğin renklerle donatmaktan korkmadığında,
Söyleneni değil, söylemek istediklerini hayata geçirmeye karar verdiğinde görebilirsin ancak;
O sıkıldığın, anlamsız gelen bayat hayat senaryosunun,
Özünde sürgün vermeye hazır taze bir YAŞAM olduğunu! 

YAŞAMak istiyorsan yani,
Hemen şimdi almalısın boya paletini eline. 
Çizmelisin istediğin renklerle içinden geleni.
Zira boya da sensin; resmettiğin de!

Saturday, February 28, 2015

Penguenlere Hırka Örmek



109 yaşındaki bu ışıklı ruh, Alfred Date, Philip Adası'nda yaşayan ve petrol sızıntısı nedeniyle hayatları tehlikeye giren penguenlere hırka örmüş... Tüylerini yalayıp zehirli madde tüketmesinler diye... Nasıl güzel bir kalp, nasıl güzel bir insanmışsın sen Alfred (Peki ya hırkaların güzelliği? :)) 


Sonra "Sen napıyorsun Funda?" diye kendime soruyorum. "Bu gün kendinden başkası için ne yaptın?" Henüz Alfred kadar büyük dokunuşlar yapabildiğimi düşünmüyorum; ama insanlara güler yüz ve anlayış göstermek, kimseyi yargılamamak, yaşlı bir amcanın koluna girip sohbet ederek caddenin karşısına geçmek, yolda kalan araç sahibine omuz vermek gibi küçük görünen durumlar da aslında kişinin önce kendisine, sonra da etrafına huzur veren durumlar. Yani mümkün olan her anda, bütünün yararına yapılabilecek ne varsa yapmak, esirgemeden kalpten sunmak... Sevgiyle.

Thursday, February 26, 2015

YOL'u İzlemek

Bir şey diyeyim mi? Bu güne kadar hayatımda bir vesileyle karşıma çıkan herkesi çok seviyorum. Seveni de, söveni de... Bağrına basanı da, istemeyeni de. Herkesi. 


Bir kere aynı nefesin üflediği ruhlarız. Hepimiz ışıktanız. O yüzden kötü insan yok; çatışmadan beslenen obez egolar var. (Buradan başta kendi egom olmak üzere, tüm egolara "Allah şifa versin!" demeyi kendime borç bilirim :)) 


İkincisi, yolumun kesiştiği herkes elinde bir ayna tutmuş. Bana kendimi göstermiş. Onlarla ilgili düşündüklerim, aslında bende var olanlarmış. O yüzden artık, ne zaman egom şahlanıp ayağa kalksa, kötü bir şey düşünecek ve/ve ya yorumda bulunacak olsam diyorum ki: "Herkes senin aynan. Kalbinde olanı, yani baktığında gördüğünü yansıttığını unutma." 


Ve deneyimledim ki; tüm kalbiyle içtenlikle şükredip, bulunduğu andaki halinden mutlu olan insanın, şükredecekleri çoğalıyor hayatta. Hem de mucizevi şekilde! Bu sebeple, hayatımda kalan, iz bırakan, geçip giden herkese ve tabi ki Kaynak'ın kendisine, benim de yaratımında şüphesiz büyük katkıda bulunduğum bu "kurgu" içerisinde YAŞAttıkları için sonsuz şükran duyuyorum. 


Uyumlu yaşam ve doğal akışla, bulunduğumuz anı olduğu gibi kabullenip onunla bütünleşmek, bütünle BİR olmak, uyumla YOL'u izlemek ümidiyle...



Tuesday, January 27, 2015

Bizimki'nin Egosu

Miş'li geçmiş zaman kipinde 
Genç bir kadının hikayesiymiş bu.
Kahramanın adı Bizimki'ymiş
Annesine benzemezmiş

Kimine göre deliymiş
Kimine göre dolu
Kimi için kafaya almalık
Kimi için kafa göz dalmalık

Değişikmiş yani biraz
Herkes için başka
İzafiymiş ya her şey
Zaten herkes bir başka

Alarmı kapamış yine o sabah
"Ufff nolur bi beş dakka daha!!"
Annesi seslenmiş içeriden:
"Sen kalkmadın mı daha?!"

Kalkmış giyinmeye koyulmuş Bizimki
Pijamaları depresyon kumaşından
Hayat ne zormuş Allahım
Bazen her şey zorunluluktan

Sinir içinde bağırmış odada
"Annee mutluluğum nerde?!"
"Ne bileyim ben" demiş annesi
"Nerde bıraktıysan orda"

Ne giyse beğenmemiş
Yakıştıramamış üstüne
Açmış asık surat çekmecesini
Kalın bir meymenetsizlik takmış yüzüne

Zihinden yapma bir silahı varmış
Mermileri düşünceden
"Hiiiiiyyy" diye atılmış annesi
"Ego doldurur kızım. Bırak onu elinden."

Evden çıkarken uyarmış annesi
"Sevgini giydin mi içine?" 
Üşütür hasta olursun bak
Valla bakmam yüzüne"

"Öff anne bi git ya! demiş 
Bizimki öfke içinde
"Zaten heyheylerim üstümde.
Bir de sen gelme üzerime!"

Metroda iri kıyım bir adam
Gelmiş Bizimki'ne çarpmış 
"Dikkat etsene be adam!"
Herkes ne kadar salakmış

Adam o an aynaya dönüşmüş
Bakmış içinde kendisi
Meğer salak dediği
Aynada gördüğüymüş

İşe gelmiş yine offff
Bir dokunsan ağlamaklı
Sabah dokuz akşam altı
Vur kırbacı, vur kırbacı!

Basmış sefil hezeyanlar
Demiş "Kurtar beni ya Rab"
Endişeler, korkular
Bilinçaltı koyu girdap

Sonra bir bakmış, ne görsün?
O silah belirmiş yeniden
Bu kez namlu kendi ağzında
"Off Allahım yine ben, niye ben?!"

Vur emrini bekliyormuş
Tetikçi Egosu pusuda
"Sakin ol" demiş Bizimki
Valla yapmıcam bi daha"

Egosu durmuş demiş ki:
"Yok öyle bedava.
Hadi boşalt mermileri.
Valla vururum bu defa"

Endişeyle sormuş Bizimki
"Peki o iş nasıl ola?"
"Çok kolay" demiş Ego.
"Al bir derin nefes. Gerisi hava cıva


Wednesday, January 21, 2015

Kardan Adam

Katıldığım Yaratıcı Yazarlık Atölyesi'nde, bu resme bakıp 10-12 cümleden oluşan kısa bir hikaye yazmam istendi. 5-6 cümle fazlası var benimkinin, idare edin :)


İşte o hikaye:

Küçük Mina, o sabah yataktan erkenden fırlayıp, heyecanla odasındaki camın perdesini araladı. Gördüğü manzara, dün gece yanağına iyi geceler öpücüğü konduran dedesini haklı çıkarmıştı. Gece boyunca kar yağmış; soğuk kış mevsiminin cılızlaştırdığı ağaçlarla iyice renksizleşen bu arka bahçeyi, gözalan beyaz bir örtüyle sarmıştı.

Bir önceki gece, “Yarın sabah uyandığında kar yağmış olacak ve biz de erkenden bahçeye inip kocaman bir kardan adam yapacağız. Anlaştık mı küçük hanım?” demişti dedesi Nihat Bey. “Nerden biliyorsun dede? demişti küçük Mina. “Ya yağmazsa?”. Nihat Bey tatlı bir gülümsemeyle Mina’nın başını okşayarak, “Dedeler her şeyi bilir.” diye karşılık vermişti.

Nihat Bey sözünü tutmuş, erkenden hazırlıklara başlamıştı. Bunu gören Mina, hiç vakit kaybetmeden, koşarak dedesinin yanına indi. Güle eğlene kardan adam yapmaya koyuldular birlikte. Elleri, karın soğuğundan buz kesmişti ama, doğrusu yaptıkları bu heybetli kardan adama değmişti.

Az sonra, uzaktan Mina’nın annesinin sesi duyuldu: “Minaaa nerdesin kızım?!” Mina tam “Bahçedeyim anne” diye karşılık verecekti ki; dedesi kolundan tuttu: “Burda olduğumu sakın annene söyleme, tamam mı?”. Çocukça bir saflıkla “Nedenmiş o?” diye merakla sordu Mina. Nihat Bey, Mina’nın kulağına doğru eğilerek kısık sesle fısıldadı: “Çünkü ölüler görünmezler.”

Tuesday, January 13, 2015

Aforoz

Ağaçların sindiremediği yapraklar gibi bazıları.
İlk rüzgarla dallardan aforoz edilmeleri ondan. 
Tutunmaktan aciz, çokça mecalsizler. 
Ayaklar altında ezilmeleri bundan.

Sunday, January 11, 2015

Aşk Yok Olmak Diyor Biri

Nina 20 yaşında bir genç kızdı. İçine kapanık denmezdi belki, ama kendi halindeydi. Kendinden başka halde olanları da hiç anlayamazdı zaten. Bir de gülmeyenleri. Çok az arkadaşının olması bundandı belki de. Çantasından eksik etmediği eskiz defterine mütemadiyen bir şeyler çizer, tek başına sinemaya gider, evde odasına kapanır şiir kitapları okurdu. Yalnızken mutlu olabilenlerdendi.

Serin bir ilkbahar günü, Nina parkta oturmuş yine bir şeyler çizerken biri sokuldu yanına. "Merhaba" dedi. "Deminden beri seni izliyorum. Burada oturmuş ne yapıyorsun Allah aşkına?" İri yapılı cüssesi, parlak siyah saçları ve efsunlu gülüşüyle oldukça yakışıklı genç bir adamdı. Elini uzattı Nina'ya. "Hadi tanışalım. Ben Artur."

Gel zaman git zaman, sürekli görüşür oldu Nina ve Artur. Sevgili olmuşlardı. Öyle yoğun ve baş döndüren anlar yaşıyordu ki; ayakları yerden kesilmiş, bilinci yok olmuştu Nina'nın. Derin okyanusların mavi ışıklı dokusunda narin kollarıyla dans eden bir ahtapot gibi hissediyordu kendini. Daha önce hiç kimsenin bilmediği deniz altı mağaralarını keşfediyor, en dipteki bâkir kumlardan kaleler yapıyorlardı birlikte. Nina, peşine takılıp delicesine hızlı yüzdüğü bu adama aşık olmuştu.




Fakat zaman geçtikçe, çok istemesine rağmen yüzemez olmuştu artık Nina. Mecalsiz kalmıştı. Aşktan kör olan gözleri yavaş yavaş açıldığında şöyle bir kendine baktı. Dehşetle fark etti ki; Artur'un hızına yetişmesi için ona eşlik eden kolları, tek tek koparılmış, zalimce yok edilmişti. Aşık olduğu adamın, tatmin edilemez açlığını gidermek için avını merhametsizce yiyen bir köpekbalığı olduğunu çok geç anlayacaktı.

Kanıyordu Nina. Bir tek can çekişen bedeni kalmıştı geriye. Artur onu da istiyordu. "Ama neden. Anlayamıyorum." dedi Nina. "Senin için her şeyimi verdim zaten." "Ne yani? dedi Artur. "Beni sevmiyor musun? Sevgililer bunun için vardır."

Daha önce hiç aşık olmamıştı Nina. Aşk nedir bilmiyordu. (Hoş bilen de var mıydı?) Aşk, tam da derinin inceden acımaya başladığını hissedip, gönüllü olarak izin vermek değil miydi güneşin tenini daha da kavurmasına? Peki ya o sonrasında gelen tarifsiz "ten" acısı?  O neydi? Canın yanmasın diye kimsenin dokunmasına izin vermediğin, kendine yabancılaştığın sen? O kimdi? Neler oluyordu, sebep neydi ki; güneşin yok olduğu, sessizlik çığlıkları atan gecelerde bile o acı, başında dikilip seni hiç uyutmuyordu? Bu muydu aşk? Bitmez tükenmez bir acı mıydı?

Nina bilememişti. Aşk acıdan kanayarak ölmek değil, YAŞAMaktı iliklerine kadar. Aşk erimekti, evet. Ama birlikte erimek ve eridikçe yok olmaktı. İlginçliği de buradaydı ya zaten; yok oldukça VARlığını daha da  hissetmek ve çağlayan duygularla onu onurlandırmaktı.

Ah güzel Nina... Kabuk bağlayan yaralarını zamanın iyileştirmesine izin ver olur mu? Ve korkma sakın! Seni yakacak değil, ama ısıtacak güneşler dışarıda bekliyorlar hali hazırda. Sen bunu fark et, yeter...

NOT: Bu hikayeyi yazarken, "Short Term 2" filmindeki "Ahtapot Nina" sahnesinden esinlendim. İşte o sahne:
http://www.youtube.com/watch?v=1572cc0Y6Qk

Bu hikayeye yakıştığını düşündüğüm şarkı da Mabel Matiz'den gelsin: Aşk Yok Olmaktır!
http://www.youtube.com/watch?v=dwUEy1nFUvU

Friday, January 9, 2015

Yağmur ve Dua

Bir yaz ayı olmalı. Sanıyorum Ağustos'tu. En kral sonbahar akşamına aşık atar gibi bir hali vardı o akşamın. Bardaktan boşanırcasına yağmur yağıyordu. 

Akşam 21.30 sularinda en yakin dostlarimin birinin evinden cikmıştim. Islek de bir cadde ustunde oturuyor. "Iyi" dedim. "Bu saatte trafik de olmaz. Taksi de bulur, rahatca evime giderim." Tam apartmanin onunde bir taksi durdu. Yolcu indirmek uzere, taksici para ustu veriyordu. "Buna binerim iste." derken arkadan baska bir taksi geldi. El ettim, sonradan fark etti. Az ileride durdu. Taksiye dogru ilerlerken "Bu adamin kismetiymis." dedim. Bindim. "Osmanbey'e gidecegiz." dedim. Cep telefonum elimde. Mesajlara bakiyor, sosyal medyada dolaniyordum. O esnada calan muzige kaydi odagim. O kadar duru, icli bir ezgiye eslik eden harika bir sesti ki... Sozlere kulak kabarttim. Bir ölümü, daha dogrusu ölen birinin ardindan duyulan aci anlatiliyordu. "Kim söyluyor bunu?" diye sordum. Gencten de bir taksici, 35 yaslarinda. "Sevcan Orhan" dedi. Bir kac dakika sonra telefonu kapattim. "Biraz daha sesini acar misiniz? dedim. Sanki onu bekliyor gibiydi. Yuksek sesle dinleyesi vardi da onay bekliyordu sanki. Eve kadar konusmadan sarkiyi dinledik. Bir huzunlendim derinden. "Ölüm var yaa" dedim. Yine her seyin sahte önemi bir anda ufalanıverdi gözümde.
Evin onune geldik, parayi uzattim. Para ustunu verirken taksici dedi ki "O sarki ölümü anlatiyor. Anne baba sag mi?" dedi. "Cok sukur evet" dedim konunun nereye gelecegini hissederek. "Anne" dedi sesi titreyerek "Anne cok baska bir sey abla. Kiymetini bil. Sakin ama sakin uzme, kirma. Oyle bir oluyorsun ki gidince." dedi. Gozleri doldu hepten. Tuylerim diken diken. "Nurlarda uyusun. Annen icin dua edecegim bu gun, soz" dedim. Para ustunu aldim. Arabadan indim. Anahtarimi ararken annem geldi aklima. Gozlerim doldu.
Eve girer girmez dua yolladim annesine. Bu sarki da duamin tamamlayicisi olsun. Sag olanlara saglik, gocup gidenlere de hûsu icinde isikla uyumak bahsedilsin...