Sunday, January 11, 2015

Aşk Yok Olmak Diyor Biri

Nina 20 yaşında bir genç kızdı. İçine kapanık denmezdi belki, ama kendi halindeydi. Kendinden başka halde olanları da hiç anlayamazdı zaten. Bir de gülmeyenleri. Çok az arkadaşının olması bundandı belki de. Çantasından eksik etmediği eskiz defterine mütemadiyen bir şeyler çizer, tek başına sinemaya gider, evde odasına kapanır şiir kitapları okurdu. Yalnızken mutlu olabilenlerdendi.

Serin bir ilkbahar günü, Nina parkta oturmuş yine bir şeyler çizerken biri sokuldu yanına. "Merhaba" dedi. "Deminden beri seni izliyorum. Burada oturmuş ne yapıyorsun Allah aşkına?" İri yapılı cüssesi, parlak siyah saçları ve efsunlu gülüşüyle oldukça yakışıklı genç bir adamdı. Elini uzattı Nina'ya. "Hadi tanışalım. Ben Artur."

Gel zaman git zaman, sürekli görüşür oldu Nina ve Artur. Sevgili olmuşlardı. Öyle yoğun ve baş döndüren anlar yaşıyordu ki; ayakları yerden kesilmiş, bilinci yok olmuştu Nina'nın. Derin okyanusların mavi ışıklı dokusunda narin kollarıyla dans eden bir ahtapot gibi hissediyordu kendini. Daha önce hiç kimsenin bilmediği deniz altı mağaralarını keşfediyor, en dipteki bâkir kumlardan kaleler yapıyorlardı birlikte. Nina, peşine takılıp delicesine hızlı yüzdüğü bu adama aşık olmuştu.




Fakat zaman geçtikçe, çok istemesine rağmen yüzemez olmuştu artık Nina. Mecalsiz kalmıştı. Aşktan kör olan gözleri yavaş yavaş açıldığında şöyle bir kendine baktı. Dehşetle fark etti ki; Artur'un hızına yetişmesi için ona eşlik eden kolları, tek tek koparılmış, zalimce yok edilmişti. Aşık olduğu adamın, tatmin edilemez açlığını gidermek için avını merhametsizce yiyen bir köpekbalığı olduğunu çok geç anlayacaktı.

Kanıyordu Nina. Bir tek can çekişen bedeni kalmıştı geriye. Artur onu da istiyordu. "Ama neden. Anlayamıyorum." dedi Nina. "Senin için her şeyimi verdim zaten." "Ne yani? dedi Artur. "Beni sevmiyor musun? Sevgililer bunun için vardır."

Daha önce hiç aşık olmamıştı Nina. Aşk nedir bilmiyordu. (Hoş bilen de var mıydı?) Aşk, tam da derinin inceden acımaya başladığını hissedip, gönüllü olarak izin vermek değil miydi güneşin tenini daha da kavurmasına? Peki ya o sonrasında gelen tarifsiz "ten" acısı?  O neydi? Canın yanmasın diye kimsenin dokunmasına izin vermediğin, kendine yabancılaştığın sen? O kimdi? Neler oluyordu, sebep neydi ki; güneşin yok olduğu, sessizlik çığlıkları atan gecelerde bile o acı, başında dikilip seni hiç uyutmuyordu? Bu muydu aşk? Bitmez tükenmez bir acı mıydı?

Nina bilememişti. Aşk acıdan kanayarak ölmek değil, YAŞAMaktı iliklerine kadar. Aşk erimekti, evet. Ama birlikte erimek ve eridikçe yok olmaktı. İlginçliği de buradaydı ya zaten; yok oldukça VARlığını daha da  hissetmek ve çağlayan duygularla onu onurlandırmaktı.

Ah güzel Nina... Kabuk bağlayan yaralarını zamanın iyileştirmesine izin ver olur mu? Ve korkma sakın! Seni yakacak değil, ama ısıtacak güneşler dışarıda bekliyorlar hali hazırda. Sen bunu fark et, yeter...

NOT: Bu hikayeyi yazarken, "Short Term 2" filmindeki "Ahtapot Nina" sahnesinden esinlendim. İşte o sahne:
http://www.youtube.com/watch?v=1572cc0Y6Qk

Bu hikayeye yakıştığını düşündüğüm şarkı da Mabel Matiz'den gelsin: Aşk Yok Olmaktır!
http://www.youtube.com/watch?v=dwUEy1nFUvU

1 comment:

  1. Keşke bu yazılarınızı kitap haline getirseniz de heyecan dolu hayatlara uzaktan da olsa bir göz atsak. Melisa Tezer

    ReplyDelete